DOST OLMANIN GETİRDİKLERİ

Bu sene okuldaki odamdan çıktığımda, önümde “yeşil bir çarşafın” yürüyerek geçtiğini gördüm, bir an bu kişinin kim olduğunu anlayamadım. Tam o sırada karşı kapımdan çıkan bir başka öğretim üyesine dönerek bu kişinin kim olduğunu sordum. O’da sanki benim de tanımam gerektiğini düşünerek: “Büşra” dedi. Ben de gayri ihtiyari ona seslendim. Kız geri dönüp bana baktığında, oldukça koyu renkli teniyle, yeşil çarşafının içinden bana sevgiyle baktı ve gülümsedi. Büşra, Somali’den gelen Najma’ydı aslında. Bu sene ülkemize yeni gelmişti, ilk sene Türkçe öğrenmişti Tömer’de, şimdi Türkçe’yi çok güzel konuşuyordu. Büşra’nın yanından ayrıldıktan sonra derse girdim. Birden kendimi farklı bir ülkeye gelmiş gibi hissettim. Çünkü sınıfımda Kırgızistan, Türkmenistan, Bosna-Hersek’ten gelen öğrencilerim vardı. Hepsi ülkemize yeni gelmiş pırıl pırıl gençlerdi bunlar. Geçtiğimiz sene Amerika’da İllinois Üniversitesi’nde gördüğüm bir ortam vardı şu anda üniversitemizde. Ugandalı, Orta Afrikalı, Rus, Gürcistan, Fas’tan gelen öğrencilerin de olduğunu duymuştum farklı bölümlerde, onlarla tanışmak için can atmaya başlamıştım bile.

 

mavisehir-dergisi-meltem-onay1Yeni öğrenciler ile tanıştıkça, yeni bir dünya keşfetmeye başlamıştım; sanki yeni bir tat, yeni bir heyecan dalgası beni yeniden harekete geçirmişti. Hani bazen insan yaşamında karşılaşılan “döngüler” vardır ya, benim de yaşamımda “yabancı öğrenciler” ile tanışmam ciddi bir “kırılma noktası” yaratmıştı. Üniversitede 400 yabancı öğrenci olduğunu öğrenmiştim, ailelerinden uzakta, bambaşka bir dünyada yolculuğa cesaretle çıkan bu gençler aslında ülkelerinin de elçileriydi. Eğer onlar ile kuracağımız dostluklar “olumlu” olursa, ülkelerine döndüklerinde ve hatta belki ülkelerinde gelecek yıllarda önemli görevlere, konumlara geldiklerinde bizleri unutmayabilirlerdi. Bu dostluk “ticari dostluk” olabileceği gibi, iki ülke arasında “turizm” alanında da ciddi avantajlar sağlayabilirdi. Ancak daha önemlisi, bu gençleri tanımak ve onların ülkeleri hakkında bilgi almak bütün öğrencilerimiz için “dünya insanı” olmak adına çok büyük şanstı. Bu gençler çok güzel Türkçe konuşuyorlardı. Onlara kendi ülkelerini anlatmak için yarım saatlik sunum fırsatı verdiğimde, onların yemeklerini, müziklerini, danslarını görmek ve dinlemek hepimiz için bir hayat dersi olmuştu adeta. Bütün öğrenciler duydukları bu yeni bilgiler ile hayal dünyasına bile dalmışlardı. Bazıları turistik ziyaretlerde bulunmuş, bazıları ise ticari anlaşmalar bile yapmıştı. O gün hepimiz karar vermiştik, onlar nasıl bizim dilimizi çok iyi konuşuyorlarsa, biz de onlara saygı göstererek, onların dillerinde: “merhaba, nasılsın, iyi dersler” gibi klasik kelimeleri öğrenecek ve onlarla daha güçlü iletişim bağları kurmaya çalışacaktık.

Bu hareketlilik ve tatlı telaş üniversitenin bütün bölümlerinde de etkisini göstermeye başladı. Baharın tatlı esintisi, kampüs ortamında bizi hep birlikte ortak faaliyetler yapmaya yöneltti. Neden dans ve şarkı yarışması yapmayalım dedik? Neden ülkelerin kendilerini tanıtma fırsatı vererek kermes türü etkinlikler düzenleyemeyelim dedik? En ilginç öneri bir yabancı öğrencimizden geldi: “Üniversiteyi tanıtmak için, liselere gidebiliriz, çünkü biz de bu üniversitenin öğrencileriyiz” dedi. Ben bile kendi üniversiteme kendimi bu kadar adamamışken, bu öğrencimizin dileği gözlerimi yaşarttı. Neden, nasıl dedim? Bu gençler nasıl kalplerini açmış ve “BİZ” olmak için çaba gösteriyorlardı.

Hep birlikte “koro” oluşturarak şarkı söyleyelim dedik, hemen içlerinden birisi “Türkü” söyleyebiliriz dedi. İnsan yaşamında 19-24 yaş arası çok önemlidir. Çünkü bu yaşlarda insanlar kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışırlar. Gelecek hedeflerini belirlerler. Bu noktada Türk öğrencilerin, yabancı öğrenciler ile birlikte okuması güzel bir tesadüfler zinciridir, hele Türkiye’de yaşarken…

Bir öğrencinin bu yaşlarda başkalarına yardımcı olmayı, hoşgörülü olmayı, farklı düşünmeyi, farklılıklardan yararlanmayı öğrenmesi onun kişilik gelişimi üzerinde de etkilidir. Bu deneyim aslında bir kişinin iş hayatını ciddi boyutta etkilemektedir. Çünkü “farklılıkların yönetimi” şeklinde tanımlanan bu anlayış dünya şirketlerinde, İnsan Kaynakları Departmanları tarafından başarıyla yönetilmektedir. Dünyanın dört bir yanından gelen kişilerin oluşturduğu şirketlerde; millet, ırk, cinsiyet ayrımı yapılmadan her “dünya vatandaşı” aynı inanç ve bağlılık ile çalışabiliyorsa, bizler de bu ülkede yaşarken böyle ortamları yaşatabiliriz diye düşünüyorum. Şüphesiz bu sadece bir temenni değil, uygulamaya geçildiği zaman “anlam” bulabilecek bir çözüm önerisidir. Adeta şirketlerin kendileri için yaptıkları “SWOT ANALİZİ” misali.. Yani güçlü ve zayıf yönlerimizi iyi bulmak zorundayız. Bizim de farklı mezheplerden, farklı etnik gruplardan insanlar yaşıyor ülkemizde. Bütün bunlar bizim “zenginliklerimiz”. Kültürümüzün bize öngördüğü gibi, herkesi sevgi ile kucaklamak hepimizin görevi… Dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni etrafında dönerken, yakalamamız gereken sadece “dostluklarımız”. Çevremizdeki ülkelerle birlikte kurduğumuz ilişkiler, bu evreni “yaşanabilir” de kılacaktır.

Ülkeler arası dostlukların sağlanmasında, sadece bizim üniversitemizde değil, Türkiye’de pek çok üniversitede okuyan öğrenciler de katkı koyabileceklerdir. Yeni dünya şekillenirken bu durumu iyi analiz etmek ve gerekenleri yapmak çok yararlı olacaktır. Her şeyden önce “güzel dostluklar” adına bu girişimlerde bulunmak gereklidir…

Orjinal : http://www.mavisehirdergisi.com/index.php/yazarlar/dost-olmanin-getirdikleri.html