Doğunun Bilmediğim Gerçekleri

Oldukça karışık bir dönemde, doğu illerimizi ziyaret etme kararı almıştım aylar öncesinden.. Mardin,Midyat ve Diyarbakır’ı kapsayan üç günlük bir gezi programıydı kafamdaki.. Geçtiğimiz sene içinde karar vermiştim ancak bir türlü fırsat bulup da gerçekleştirememiştim. Geçen hafta Perşembe günü sabah saatinde Diyarbakır’a giderken, göreceğim, yaşayacağım olayların neler olacağını merakla bekliyordum. Her şeyden önce, dönüşte burada yaşamış olduğum her anıyı anlatacak olmak bile beni heyecanlandırıyordu.

Ülkemizde özellikle son yedi-sekiz gündür yaşanan olaylardan sonra, acaba bu gezi notlarımı paylaşsam mı diye düşündüm uzun süre.. Ancak anlatmayı arzu ettiğim konuların, hem hükümetimize bazı tavsiyeler sunması açısından, hem de yaşanacak olan bir “barış süreci”nde bir vatandaş olarak benim de bakış açılarımı yansıtması açısından yararlı sonuçlar doğuracağına inanarak yazmaya karar verdim.

Üç sene önce yine benzer bir rota izleyerek Mardin’e gitmiştim. Hayatım boyunca pek çok ülkeyi gezip görmüş olmama rağmen, Mardin’e gelince bütün nefesimin kesildiğini hissetmiştim. Düşünebiliyor musunuz, baktığınız muhteşem manzara “Mezapotamya Ovası”ydı. Ucu bucağı görülmeyen topraklar.. Tarih boyunca pek çok savaşa tanıklık etmiş, onlarca medeniyetin kalıntılarına rastladığınız etkileyici bir şehir. Burada yaşayan Arap,Türk,Kürt,Süryani yani pek çok milletten kişinin bir arada yaşadığı bu “hoşgörü şehrinde” dinlediğiniz müzik bile bir başka “nakaratı” size sunuyordu. O gün söz vermiştim, tekrardan Mardin’e geleceğim diye.. hatta bu şehir beni o kadar çok etkilemişti ki, bana “nerelisin” dediklerin de, “Mardinliyim” diyecek kadar bu şehri sevmiştim.

Diyarbakır’dan araba kiralayarak ilk önce Midyat-Efeler Köyü’ne gittim. Bu köyde yaşayan ilkokul ve ortaokul öğrencilerini ziyaret edecektim. Bu arada geçtiğimiz sene :”lütfen bizim okulumuza yardım ediniz” diyen Suzan Öğretmenin evinde kaldım. Köyün büyük çoğunluğu Kürt vatandaşlarımızdan oluşuyordu. Buraya gelmeden önce Suzan Öğretmen bana güzel bir program yapmıştı. Pek çok kişi ile tanışacak, onlarla özellikle “barış süreci” nedeniyle neler düşündüklerini soracaktım. Bu köyde kalmak, burada yaşayan insanlarla konuşmak bilmediğim pek çok gerçeğin de su yüzüne çıkmasına neden oldu, benim açımdan..
Yıllar önce, TRT’de verdiğim eğitimler nedeniyle Diyarbakır’dan dönerken, uçakta yanımda oturan bir Kürt dostumuzun sözleri bana “doğu insanının” ne kadar farklı olduğunu göstermişti. O günden sonra da, her zaman batıda çok güzel bir şehirde oturarak, ya da kulaktan dolma bilgilerle “doğu efsanelerine” inanmayacağıma söz vermiştim. Bu nedenle de zaten korkusuz bir şekilde tek başına doğu yolculuğuna çıkabilmiştim.

Midyat-Efeler köyü oldukça küçük ve taşımacılık sistemi ile eğitim verilen bir yer.. Her sabah çevre köylerden gelen öğrenciler bu okula koşarak geliyorlar. Bütün gün bu okulda eğitim aldıktan sonra öğrenciler evlerine dönüyorlar. Bu uygulama muhteşem bir olay ülkemiz için. Bu imkanlar sayesinde, pek çok kız öğrenci artık lise çağına kadar okuma imkanına kavuşmuş. Daha güzeli, bu kız öğrencilerin büyük çoğunluğu “meslek edinme” konusunda erkeklere göre daha kararlı ve azimli… Mevcut okulda, öğretim vermeye çalışan öğretmenler “özveri” ile okulda öğrencilere “rol modeli” olmaya çalışıyorlar. Bu köy okulunda tek tek sınıfları gezdiğimde, coğrafya dersini veren öğretmenin, internete bağlanarak dersi “görsel” olarak sunduğunu görmek beni çok mutlu etmişti.
Aynı gün, bir köy evine misafirliğe gittiğimde köyün en çalışkan ev sahibi ile tanıştım. Evde, gelinler, damatlar, çocuklar hepsi bir aradaydı. En güzel giysilerini giymişlerdi, beni bekledikleri belliydi. Olağanüstü misafirperverdiler. Dikkatimi çeken konu, ikramları yapan kişilerin evin erkekleri olmalarıydı. Bunu şaka ile karışık, bizim batıda bile erkekler, hanımlarına bu şekilde yardım etmiyorlar dedim. Ancak işin gerçeğini öğrendiğim de, aslında kadınların halen misafir geldiğin de eşleriyle birlikte aynı sofraya oturmadıklarını duymak beni üzmüştü.

Evde yaşayan erkeklere, okuma yazma durumlarını sordum. Çoğu okumamıştı. Okumayı da düşünmemişlerdi. Çalışmak onlara daha kolay gelmişti. Midyat’ta gençlerin çalışmalarına imkan sağlayacak ne doğru dürüst bir fabrika vardı hem de istihdam imkanı sağlayacak başka bir iş yeri.. Bu nedenle de batı şehirlerine giderek yaz dönemlerinde çalışıyorlar, biraz para biriktirip kış döneminde yine köylerine dönüyorlardı. Merakla sordum, neden tarlalarını sürmüyorsunuz, neden tarım yapmıyorsunuz diye… Sanki böyle bir soruyu bekliyorlarmış gibisine cevap vermeye başladılar. Aslında bu toprakları ekmeyi-biçmeyi ne kadar çok istediklerini, ancak “devlet”in onlara hiç yardımcı olmadığını söylediler.

“Devlet” ifadesini farklı kullandıklarını anladım ve ne demek devlet dedim. Bu yanıt benim doğu ile ilgili düşüncelerimin tekrardan değişmesine neden oldu. Doğu insanı için “devlet” aslında o dönemin “hükümet”leri.. O dönemde görev yapan memurlar, onlar için “devlet”… Hastane de gördüğü “doktor, hemşire” onlar için “devlet”… Yani, bu kişiler eğer doğulu vatandaşlarımıza iyi davranmamış ise, onların gözünde devlet, iyi bir şeyler yapmıyor. Onlara bakmıyor.. Onlara karşı haksızlık yapıyor. Bu arada son yıllarda sıkça isimlerinden bahsedilen “korucular” ile ilgili konuya değindik.
Bahsettiğim gibi, batıda oturarak, birkaç kitap okuyarak, yaşamadan, duymadan, dinlemeden bir konu üzerinde yorum yapmanın ne kadar yanlış olduğunu anlatılan bu hikayeler ile doğuda yaşanan dramı anlamaya çalıştım.

“Korucular” aslında, o dönemin hükümetleri tarafından görevlendirilen kişiler. Bu kişiler arasında, köyde yaşayan kişiler de olabileceği gibi, köy ağalarının yakınları da var. Devlet denilen kurum bu kişilere oldukça yüksek bir maaş bağlayarak bu kişilerin hem istihdamını sağlamış hem de halkı pek çok iç ve dış tehlikelerden korumasını istemiş… Bu kişilerin büyük çoğunluğu eğitim düzeyi “düşük” kişilerden oluşmuş. Üstelik, ellerine de bir “silah” verilince, kendilerini birden “kraldan büyük zannetmişler” ve ne yazık ki, kendi halklarına “zulüm” yaşatmışlar. Gece yarıları köylülerin evlerine baskın yapmışlar, kadınlarına-kızlarına tecavüz etmişler. Köylü o günlerde ne yapacağını şaşırmış. Kime şikayet edeceklerini bile bilememişler. Devletin adamları bunu yapınca da, doğal olarak bu saldırıları planlayan “devlet” olmuş.

Tarla var, ama para yok. Ekilecek yerler var ama destek yok. Köylü bu sefer de “kaçakçılık” yapmaya başlamış. Sınır ötesi, gidip gelmeler başlamış. Ama nafile, yine benzer sıkıntılar yaşanmış, ellerindekileri de almışlar korucu denilen kişiler… Her evde farklı bir dram var aslında… Bazı Ermeni vatandaşlarımız korkularından Emine olmuşlar, Ali olmuşlar. Bazı Süryani vatandaşlarımız Müslüman çoğunluğun içinde kalarak din değiştirmek zorunda kalmış. Kimi evlerde tecavüz olayları nedeniyle intehar olayları yaşanmış. Ama doğu hep ağlamış, hep çırpınmış onlara uzatılacak bir el için…

Doğu illerinde en çok merak ettiğim konulardan birisi de: “aşiret reisleri” ile ilgiliydi. Pek çok köye sahip olan kişilerin nasıl bir yönetim anlayışı içinde köy halkını yönettiklerini merak ediyordum. İzmir’deyken, bir aşiret reisi ile konuşmak istediğimi birkaç kişiyle paylaşmıştım. Ancak bir türlü bulamamıştım. Efeler Köyü’ne gittiğimde, tanıştığım kişinin bir aşiret reisi olduğunu duyduğumda, çok mutlu olmuştum. Beşir Ağa’ya arka arkaya sorularımı sordum. Çok önemli bir gerçeği de bu vesile ile öğrenmiş oldum. Üretim şeklinin değişmesi, okuma-yazma oranının doğuda yükselmesi, “aşiret geleneklerini” de değiştirmeye başlamış.
Ben, bu sistemi “aile işletmelerine” benzettim aslında… Bu aile ilişkilerinde, ailenin en büyük oğlu, babadan kalan yetkileri ile aileyi koruyor, sahip oldukları köyleri ve köylüleri kolluyor. Doğunun bir gerçeği var: “Güçlü olan kazanıyor, güçsüz olan ise kaybediyor”, bu iki kere iki dört gibi bir şey.. Ya hep ya hiç yani..
Eğitim düzeyi gençler arasında yükselince, aşiret reisinin çocukları babalarına : “paylaşın, kendi topraklarımızı alalım” demeye başlıyorlar. Yüzlerce dönümü kapsayan topraklar tek bir ailenin elinde ve bunu yöneten de tek bir aile büyüğü… Onun sözünden çıkılmıyor. Ona karşı gelinmiyor. Bu aileler de özellikle “devlet” ile yakın ilişkilerini yıllar boyunca sürdürdükleri için, nimetlerden iyi yararlanıyorlar.

Devlet ya da hükümetler, her seçim zamanında bu kişilere ciddi paralar ödeyerek, köylülerin oylarını satın alıyorlar. Sistem böyle kurulmuş. Karşı çıkmak yok.. Alınan paralar kime gitti diye soran yok.. Halk, mağdur olmuş, aç kalmış diyen yok.. Devlet, devlet olmayı bilememiş doğu illerinde… Yaşanan kaosun arkasındaki gerçekleri daha dikkatli incelediğimizde, hepimizin bir daha düşünmesi gerekiyor…

“Barış süreci”, yeni bir değişimin, dönüşümün müjdecisi aslında.. Eğer ki, iyi yönetilebilirse, başarılı olacaktır. Şu anda doğu illerinde (benim gördüğüm yerlerde) gözlerde umut ışıltıları var. Bu süreci iyi planlamak gerekiyor. Taşları yerine doğru koymak, doğu vatandaşlarımızı dikkate alarak, onların “yaşam kalitelerini” artıracak önlemler almaya çalışmak gerekiyor. Yoksa, yine aynı haman aynı tas yaşamış oluruz ki, artık buna dayanacak kimsenin de gücü kaldığını zannetmiyorum…

Orjinal : http://www.egedesonsoz.com/yazar/baslik/6447